Geçtiğimiz Pazar sabahı müthiş bir ağrıyla uyandım.  Bildiğim en iyi ağrıkesiciyi aldım çünkü evin ve eşimin türlü beklentileri vardı.

Yetmedi.  Midem ağrıyor diye mide ilaçları aldıktan sonra üşütmüşümdür diye bir de sıcak su torbası bastırdım.

Az daha kendimi öldürüyormuşum.

En büyük hazinemiz nedir diye sorulduğunda herkes farklı yanıt verebilir.

Tamam en büyük hazinemiz sağlığımızdır. 1 Numara.

İkincisi ailedir, dostlarımızdır.

Ben şanslıyım çünkü oturduğum apartmanda yalnızlık çekmiyorum tam tersine komşularım dostlarım oldu. Hatta komşu – dostlardan biri hemşirem oldu.

Hem de nasıl bir hemşire.

Çocukluğum ve yetişkinliğim göçebe atalarımız gibi geçti. Ülkemizin pek çok yerini gördüm. Şimdi düşünüyorum, giderek yaşlanıyorum ve yine yeni  bir yere gidiyorum.

Binlerce km saatlerce mesafe uzaklıktaki Kazakistan’a.

Annem Ata Yurdu diyor, ben  Kımız’ı ve elişlerini merak ediyorum. Arkadaşlarım beni görebilmek için gün sayıyor ya da telefonlarla stok yapma peşindeler.

Kendimi Allah’ın şanslı kullarından biri olarak görüyorum çünkü Evliya Çelebi’nin “Seyahat ya Resul Allah” dil sürçmesini kimbilir hangi zaman yaptım hatırlamıyorum.

Şu anda Diamond League’i izliyorum. 100 metre engellide can hıraş bir yarış sürüp gidiyor kadınlar arasında. O kadar engel var ki adım başı. Sally Pearson şimdilik önde. Hırs, azim ve yetenek…

Biz kadınlara hayat boyu engeller negatif ayrımcılık sosuyla “sunuldu”

Ailenin göz bebeği olduğumuz söylenirdi,  gözden sokaktan sakınılırdık. Hanım kız olmak önemliydi. Okullarımızda öğretmenlerimize tipik “eti senin kemiği benim öğretmenim” denilerek teslim edildikten sonra da engellerimiz devam etti.

Çocukken en yakın oyuncaklarım, annemin Pazar alış verişi yapacak yerde dayanamayıp Pazar parasını harcayarak aldığı peluş ayım, Almanya’dan gelen bebeklerimdi.

Bebekleri  o zaman Hava Kuvvetleri’nde çalışan dayım getirmişti.

Erkek çocuğuymuşum gibi trenim ve uçağımla da oynardım