Bir insana bağlanmak. Sanki ezelden bu dünyaya onu tanımak için gelmiş gibi hissetmek. Vazgeçilmez olduğunu zorla da olsa hissettirmek, ki amaç vazgeçilmemek. Bencilce, tavrım dışı olsa da kimilerince nobranca, kimilerine göre zaaf kimilerine göre ise Peter Pan mucizesi. Türkiye’de, olmadı İstanbul özelinde onca insanla karşılaşıyoruz.

Trafikte, AVM otoparklarında, alışveriş etmek için girdiğimiz mekanlarda, oturup marshmellovlu kakao içerken ya da Frida – Diego sergisini gezerken. Ardından gidilen kafede adamın birinin tarot ve kahve fincanı aracılığıyla tüm yaşamınızı kendince ezberlenmiş sözler ve bildik sorularla deşmesi bile insani bir şey.

Kim demişti hatırlamıyorum, insana dair hiçbirşey bana yabancı değil. Aynen öyle. Aşkı arayanlar, aşkı harcayanlar, oyalayanlar, bir türlü vazgeçemeyen ama bunu itiraftan sakınan yitik ruhlar. Etrafımızda ne kadar çok var? Her biri ayrı bir tuzak gibi. Bu tuzaklardan sakınmak için kendimizi uzak ufuklarda rotalar çizmek istiyoruz.

Yok, hayır, ben istiyorum. İstiyorum ki zihnimi zehirleyen, ruhumu inciten onca şeyden onların var olduklarını ve var olacaklarını düşünerek temizlenip arınayım, kendime yöneleyim ve yeni hedefler koyayım. Frida ve Diego bana kasvetli geldi. Üst kattaki Rus ressamların yanına attım kendimi.

Işığın, insanların, doğanın sıcaklığı, ayrıntıların içime işleyen yaşanmışlığı beni kendime getirdi. İtiraf ediyorum, hayatımda ilk defa Kaplumbağa Terbiyecisi’ni yakından gördüm.

Eski yazı işleri müdürüm Azime, diğer kızlar ve eşimle birlikte köşe kapmaca oynadık. Nerede bir umut ışığı görsem, o resimlerin çekimine kapılıp kayboldum. Tıpkı çocukluğumdaki gibi esrikleştim, salonlar arasında dört döndüm. Hayır fotograf çekmedim, hepsi zihnimde. Hayır telefonla da konuşmadım. Hafızama kazıdığım resimlerin magnetlerini ve Mouse padlerini alana kadar da içim rahat etmedi.

Pera Müzesi sıcak ve samimi bir ortam. Bana benim gibi insanlarla bir arada olduğumu hissettirdi. Pasımı sildi. Sanat Tarihi derslerinde okuduğum, ardından ansiklopedi sayfalarında kaybolduğum onca şeyin yararını gördüm yine. İstedim ki çok zengin olayım, güzel bir boğaz silüetini satın alayım, tabii ki serginin amacı o değildi ama istedim.

Sonradan aklım başıma geldi, ben zaten zengindim. İç dünyam, düşüncelerim, amaçlarım, sevdiklerim, beni seven insanlar, hayranlık duyduğum narin ruhlar, kentler..

O resimlerin içindeydi, raptedilmişti ama aslında onların eşdeğerleri zaten hayatımdaydı. Melekler Kahvesi’nde kahvemizi içip tatlılarımızı yerken tadımı göklere çıkaran yanımdaki insanlardı.

Hiç eksilmesini istemediğim, vazgeçemediğim, vazgeçmek istemeyeceğim Bahar Noktaları. Benim pek az bahar noktam var kimine göre, ama rahmetli Can Yücel’in kitabını imzaladığı gibi bol ve gümrah hissediyorum, içimde. Ne güzel, hala yaşıyorum diyorum. Yaşamı adımlamaya devam ediyorum. Benimle birlikte yürümeyi seçenlerle ve onlara doğru yürüyüşümü kabul edenlerle. Ah benim şu ruhum..

Bunca naif olmak zorunda mıydım? Diana Krall ya da Neşet Ertaş dinlerken, Tolstoy veya Binchy okurken Marc Levy’nin son kitabı için DNR DNR dolaşırken bu kadar mutlu ve umutlu olmak zorunda mıydım?

Ama, durun bakalım bu bir zorunluluk değil ki, insan olmanın ta kendisi. Kaprislerden, sitemlerden, oyalamacalardan, günlük savrulmalardan kalp kırıklıklarından korunmanın otomatik, kendiliğinden gelişiveren hali. Bence böyle kabul etmeli. Önce kendimizi olduğumuz gibi, sonra sevdiklerimizi geldikleri, oldukları gibi.

Kadınlıkmış, erkeklikmiş, bu zehirleyici endişelendirici menapoz ve andropozla kolaylıkla hayatımızdan siliniverecek şeyleri sıyırıp bünyeden, ruhlarımızı eşleştirmek.. İşte bu önemli. Sevgi, huzur ve aydınlık bizimle olsun. Bahar geliyor, ama kimbilir belki de birileri için hep vardı-m Ve onlar istediği sürece, Rabbimin izniyle var olacağım.

Ve sizinle paylaşacağım…..

Paylaşmak ister misin?

Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Güvenlik kodu
Yenile