Her şey hazır. Ben de... Sabah zar zor kalktım yataktan. Dışarısı böyle soğukken hiç çıkmak istemiyorum yorganın altından. Kim ister ki... Ama çıktım işte. Musluktan ip gibi akan, buz gibi su daha da üşüttü beni. Salonun ortasındaki kocaman dökme demirden sobanın dibine yanaştım bir müddet. Çamura bulanmış sarı tüyleriyle mutlu bir kedi gibiydim. Isındım. Hem de nasıl ısındım. Sonra günü önüme kattım; koştururcasına yaşadım. Şimdi hazırım.

Yok.
O kadar kolay değil, kaçamazsın.
Açta-açıkta kalmış binlerce insanın üstüne kar yağıyorken, şu an, ben bu satırları yazıyorken ve işte siz okuyorken kelime kelime, Azra Bebek'in cılız parmaklarına dokunup, ısınamazsın.
Bakışlarını gazetedeki fotoğraflardan; omuzlarını kaldırmış, gözleri kan çanağı, sakalı uzamış, elleri mor adamlardan, tülbentleri allı güllü, hırkaları el örgülü kadınlardan geçip almak, Azra Bebek'in ana kucağındaki huzurlu uykusuna çevirmek kurtarmaz seni.
O kadar kolay değil, olmaz, olmamalı.
Hem biliyorsun nasıl bir geçici avuntudur bu; yaşadın da, unuttun da...
Gölcük'te hani. Çadırkent'te. Yağmurlu bir günde Clinton'un burnunu avuçladı diye Erkan Bebek nasıl da gülümsemiştin... Sonraki günlerde Erkan Bebek giysin diye yelek örmüştün; ne oldu? Neydi değişen?