Evlilik terazi gibidir. Kefelerinin dengede olması gerekir. Evlilikte sorunlar ortaya çıkıyorsa mutlaka dengede bir bozulma vardır. Dengeyi 

sağlayan unsurları bu kitabın başından sonuna kadar sıralamaya çalıştık. İşte onlardan bir tanesi de denklik meselesidir.

Denk olmak, aynı olmak anlamına gelmez. Tencerenin kapağı ile ilişkisi, denkliğe iyi bir örnek teşkil edebilir. Küçük bir kapak tencerenin üzerini kapatmaz. Büyük olduğu takdirde de tencerenin üzerinden kayabilir. Anahtar-kilit modelini de örnek olarak verebiliriz. Anahtarın tek bir dişindeki küçücük bir bozulma, kilit ile uyumunu bozmaya yetecektir. Doğruları söylemeden önce bazı yanlışlardan bahsetmek istiyorum.

Denklik düşünülmeden yapılan / yapılması düşünülen evlilik örnekleri (bunları yapıyorsanız yanlış yoldasınız):

1. “Birbirimizi çok seviyoruz. Ölene kadar da sevmeye devam edeceğiz”: Birbirinizi tabii ki çok seviyor olabilirsiniz. Öyle de olmalı. Ama evlilikte sevgi kesinlikle yeterli değildir! Uyuşabiliyor musunuz? Birbirinize uyan özellikleriniz zıtlıklarınızdan daha mı fazla, daha mı az?

2. “Köylü kızı al. İyi çocuk bakar, iyi yemek yapar, ayaklarını bile yıkar”: Televizyonun en ücra köylere bile girdiği, lüks İstanbul yaşantısının en fakir evlerde bile izlendiği bir dönemde böyle bir köylü kızını bulmanız çok zor bir kere. Bulsanız bile evlilik ayak yıkatmaktan ibaret değil. Hatta ayaklarını yıkatanların neslinin yok olmaya yüz tuttuğunu müşahede ediyoruz. Böyle gerçekçi olmayan hayallerle, çabucak bitecek bir evliliğe adım atmayın.

3. “Öğretmenlik yapıyor kız. Eğer istemiyorsan evlenince çalıştırmazsın”: Çalışan bir kadını çalışmaktan men ederseniz ona en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Alıştığı bir yaşam biçiminden koparılmak, telafisi zor sıkıntılara neden olur.

4. “Kızın ailesi fakir. Evlenince kul-köle olur”: Maksadınız kendinize bir eş mi bulmak, köle mi çalıştırmak? Eğer köle istiyorsanız, bu örnek çok iyi olabilir. Elinizi şaklattığınızda yemek, bir daha şaklattığınızda çay-kahve gelebilir. Size eş olmasını istiyorsanız yanlış yoldasınız.

Hangi hususlarda denklik gerekir?

Eğitim durumu,

Meslek,

Aile yapısı,

Gelir düzeyi,

Değer yargıları,

Dini yaşam,

Fiziksel uyum.

Şimdi bunları izah etmeye çalışalım:

1. Eğitim durumu:

Yaygın kanaat erkeğin bir adım önde olması yönündedir. Erkek baskın ailelerde bu geçerli olabilir. Ancak kitle iletişim imkânlarının en üst düzeyde olduğu günümüzde erkek baskın kavramı güncelliğini yitirmekte, yakın bir zamanda da tarihte yerini alacak gibi gözükmektedir. İkinci bir husus ise günümüzde okuma-yazma oranlarının, okula gitme ve tahsil imkânlarının artmış olmasından dolayı erkeklerle kadınlar arasındaki farkın kalkmış olmasının bu tezi çürütüyor olmasıdır.

Eğitim düzeyleri arasında fark olması durumunda, bir taraf hep üst perdeden çalacaktır. Eğitim durumu yüksek olan kişi, ister istemez eşi üzerinde bir hâkimiyet oluşturacak ve eşinin basit önerilerini bile kendi mantıksal kuramları ile çürütmeye çalışacaktır. İnsanın doğasında bu özellik vardır. Bilgisini hep satmak ister. Bilginin en iyi satılabileceği durumlar ise kendinden daha az bilgiye sahip insanların bulunduğu ortamlardır. “Ben” duygusunun bir tezahürüdür bu. “Ben”i “biz”e çevirebilmenin yollarından biri de kendine denk ortamlarda bulunmaya özen göstermektir.

Kadının okumuşluk durumunun erkekten daha üst düzeyde olmasının yol açacağı problemler daha ciddidir. Toplumun erkeğe biçtiği aile reisliği rolü, evliliğin daha başında tartışmalı hâle gelmiş olur.

İlköğretim, lise, üniversite. Eşlerin birbirine tahsil yönünden denk olması günümüzde artık olmazsa olmaz bir durumdur. Hatta yüksek lisans ve doktorada bile mümkünse denklik sağlanmalıdır.

2. Meslek:

Ev kadını olmak bir tercih meselesidir. Sosyal yapının bunda önemli bir tesiri vardır. Sosyal bir canlı olan insan da bundan etkilenir. Bir kadına neden ev kadını olmak istiyorsun diyemeyeceğimiz gibi neden olmak istemiyorsun da diyemeyiz. Kadın kendi tercihi ile bunu seçmişse problem yoktur. Ancak çalışmayı arzu eden kişiyi de baskıyla farklı tercihe yönlendirmek yanlış olur. Eğer bunu kocası yapıyorsa yanlış bir kat daha artıyordur.

Kendi iradesi ile ev kadınlığını tercih eden kadınların meslek yönüyle kocalarına denk olmaları gibi komik bir söz söylemeyeceğim tabii ki. Kadınla kocasının aynı meslekten olmasını da söylemiyorum. Burada kastettiğim, çalışan kadın ile kocasının meslekleri itibariyle bir benzerliğin olmasıdır.

3. Aile yapısı:

Evlenen kadınla erkektir, ama aileler bu evliliğin temelini oluşturur. Aysbergin su üstünde görünen kısmı karı-kocadır, görünmeyen daha büyük kısmını aileler oluşturur. Anne babaları dışlayarak yapılan evlilikler sorun oluşturur. Eğer aileler aynı sosyal tabakaya aitse birbirleriyle kaynaşmaları, yeni evli yavrularına destek olmaları, birbirleriyle görüşmeleri daha kolay olur. Farklı katmanlara ait olan ailelerde iyi ilişkilerin güç olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu da yeni evli çiftlerin hayatını olumsuz etkilemekte.

Evlilik sadece kadın ve erkeğin birlikteliği değildir. Kurulan yuvaya arkadaşlar, eş-dost, anne-baba gelecek; onlara gidilecek. Ailelerimiz birbirlerine gidip gelecek. Birbiriyle uyuşmayan ailelerde bu gidip gelmeler maalesef olmuyor. Çalışan kadının çocuğu olduğunda bazen kendi annesinin, bazen de kayınvalidesinin çocuğa bakması gerekirken, sosyal uyumsuzluk nedeniyle çatışmalar ortaya çıkıyor. Bunun faturası torunlara yansıyor. Kuşaklar boyu şehirde yaşayan bir aile ile, köyde yaşayan bir ailenin yaşam biçimleri arasındaki farklılık, ister istemez evli çiftlerin aile hayatını çok olumsuz biçimde etkiliyor. İste bundan dolayı diyoruz ki; “Evlilik sadece iki kişinin yaşamını birleştirmesi değildir. İki ailenin ortak yaşam biçimidir”.

4. Gelir düzeyi:

Fakir bir kız ile zengin bir erkeğin ya da zengin bir kız ile fakir bir erkeğin evlenmesi. Denkliği sağlayan diğer tüm şartlar tamamlandığında, ailelerin bu evliliğe bakışı olumlu olduğunda belki kabul edilebilir. Ama, bununla birlikte arada pek çok uyumsuzluk da varsa evliliğin sancılı olması kuvvetle muhtemeldir. Fakirliğin ne zaman zenginliğe, zenginliğin ne zaman fakirliğe dönüşebileceğini yalnız Allah bilir. Fakat insanlar zenginlik ve fakirliklerinin ebedi olduğunu düşünürler. Hâl böyle olunca da evlilik boyunca, karşı tarafın fakirliği her zaman yüzüne vurulabilir. Evlenirken alınması gerekip de alınmayan eşyalar, takılmayan takılar yıllar geçse bile hatırlatılmaya devam edilir. İşte bu yüzden, gelir düzeyinde de bir dengenin olması gerekir.

5. Değer yargıları:

Farklı ortamlarda yetişip farklı değer yargıları ile donatılan insanlar bir arada yaşarken çeşitli zorluklarla karşılaşabilirler. Giyim tarzından tutun da yemek yeme alışkanlıklarına kadar çok çeşitlidir. Büyüklerinin yanında ayağını hiç uzatmamış bir kişi ile çok rahat hareket edebilen bir kişi. Giyimi çok resmi olan bir kişi ile rahat kıyafetler giymeye alışmış bir kişi. Masada yemek yeme ile yer sofrasında yemek yeme. Haremlik selamlık tarzda misafir ağırlayan bir aile ile misafirlerini aynı ortamda ağırlayan bir aile.

İdeal birliğini de bu başlık altında inceleyebiliriz. Aynı idealleri taşıyan eşler arasında uyum daha fazladır. Yani birbirine “yoldaş” olan eşler aynı yolda daha rahat yürüyebilirler. İdeal birliği derken sadece ideolojiyi kastetmiyorum. Evde oturup kitap okumak, yazı yazmak, benzer etkinliklere katılmak da ideal birliğine girer.

6. Dini yaşam:

Yukarıdaki madde ile kısmen bağlantılı. Çok iyi dini eğitim almış olup uygulayan bir kimse eşinden de aynı şeyleri bekler. Peki, onun böyle bir eğitimi ve eğilimi yoksa? Bu kişiyi evlilikte dindar yapabilmek mümkün değildir. Çünkü dini eğitimin bir parçası aile, bir parçası çeşitli eğitim kurumları, bir parçası ise herhangi bir yaşta kişinin kendi isteği ile kendi kendine veya çeşitli kişilerden bu eğitimi almasıdır. Hiçbir zaman “çok sevdiğim kişiyle evleneyim de onun gibi dindar olayım” düşüncesinde olunmaz. İki taraf da karşı tarafı kendine çekmeye çalışır, bir süre sonra ortada buluşmanın ne derece zor olduğu anlaşılır ve sıkıntılar art arda gelir. Din, hayatın her alanına nüfuz ettiği için diğer paydalarda birleşilse bile burada birleşemedikten sonra yapacak çok şey yoktur.

7. Fiziksel uyum:

Radyoda sıkça duyduğum bir türkü aklıma geldi: “Bir güzeli bir çirkine verseler / Güzel ağlar çirkin güler bir zaman”. Tüm anlatacaklarımı özetleyen güzel bir söz. Tabii bu durum görücü usulü ile evliliklerde geçerlidir. Yoksa çirkin bir kişi ile güzel bir kişinin evlenmesi çok da sık görülmez. Aslında çok güzel olma ile çok çirkin olma da göreceli olarak azdır. Genellikle fiziksel güzellikler orta düzeydedir. Bu tabirleri kullanırken de rahatsızlık duymaktayım. Fakat yerine kullanılabilecek çok fazla kelime yok. “Çok çirkin” yerine “yüzüne bakılmayacak kadar” mı desem? O hiç olmaz. Çok güzel yerine “manken gibi” mi desem? Hiç canlı canlı manken görmedim ki. Acaba ekranda gözüktükleri gibi güzel mi oluyorlar, yoksa makyaj ile sahte bir güzellik mi veriliyor?

Herkes kendini bilir. Güzel mi, yakışıklı mı, çirkin mi, eh idare eder mi olduğunu pek çok insan bilir. Kendini seven (narsist) kişiler öyle olmadığı halde kendilerini çok güzel veya yakışıklık görebilirler. Sağlıklı olmayan bu kişiler konu dışı. Ben sağlıklı insanlara hitap ediyorum. Öyle olmayanları psikiyatristlere havale ediyoruz. Kendini bilen kişi de benzerlerine yönelmeli, bu işin rüyasını bile kurmamalıdır.

 

Paylaşmak ister misin?

Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Güvenlik kodu
Yenile