Bazı yüzlere yalnızlık bulaşmıştır. Kalabalık da olsa, o yüzler tek tek seçilir: Gergin, çökük, yitik. Yalnızlığın acısı yüze vurur. Yüz acıya duyarlıdır da ondan.  Acı yüze değer değmez, değiştirir onu, başka bir yüze çevirir.

O nedenle, uzun zaman görülmeyen bazı yüzler, karşılaşıldığında, yaşlılığı, sonu, hatta ölümü çağrıştırır.

Yalnızlık en çok ölüme benzer.

İnsanın içine yağan yağmurlar vardır: Ahmak ıslatanı, sicim gibisi, sağanağı. Bu yağmurlardan korunacak bir cihaz üretemedi henüz insanoğlu. Havayı tahmin edemedi hiç. Diyelim, içerde ilkbahar yaşanıyor, pırıl pırıl bir canlılık. Ansızın, bir yağmur sağanağı. İçerde sel oluşuyor, toz, toprak, çamur birikiyor, kuytularda.

Çünkü, insan tanımsızdır.

Hüznün rengi yoktur. Bir renkle ya da mevsimle betimlenmeye çalışılması, hüznün kendini açığa çıkarmamasından kaynaklanır. Yaşamda çok az şey, hüzün gibi insana tüm yoğunluğuyla çöküp, yine de saklı kalabilir. Bu, hüznün kuşaktan kuşağa insanlığa devredilmesinin sonucudur. İnsanlığın ortak kalıtı her zaman hüzündür. “Bir şey ne kadar baskınsa, o kadar algılanamaz” prensibi gereğince; hüzün, insanın en az bilinen duygulanımıdır.