Çıkışsızlığın, bireysel ve toplumsal yazgının dönemeçlerinden biri olduğu söylenebilir. Oysa, tersine bir dönemeçtir algılanan. Bir çıkışa, bir dönüşüme işaret etmez. Çıkışsızlığın içerisindeyken onun dışında ya da karşısında bir kavramlaştırmaya kalkışmak, çıkışsızlıktan kurtulmaya değil, aksine, onun daha da derinleşmesine yol açar.

Çıkışsızlık gerçekte, yalnızca ve yalnızca kendi oluşumu, kavramları ve dinamikleriyle değerlendirilebilirse, insan için yeni olanaklar açabilir. Çıkışsızlık her şeyden önce, istenmeyen bir durumdur. İnsanın kendisi, geleceği ve yaşamı için sürdürülebilir koşulların ortadan kalkması olarak tanımlanır.

Oysa, insan için tek çıkışsızlık ölümdür. Yaşamın çıkışsızlık olarak adlandırılan diğer boyutları bütünüyle, rekabetçi, yarışmacı, bireyci kültürün sonuçlarıdır. Dolayısıyla, çıkışsızlık asla bireysel değil, toplumsal ve yönetimsel bir sorundur. İnsan kendisini çıkışsız hissettiğinde, bir başkasının görece refahı üzerinden ulaşacaktır bu sonuca.

Gerçekte ise, bir insan için çıkışsızlık tüm insanlık için çıkışsızlıktır. Ve böyle bakılabilirse, çıkışsızlığın bireyci karakteri dışlanabilir ve genel geçer bir düşünce modeli oluşturularak, bütünsel bir kurtuluş yolu açılabilir. Ama yaşamın en sonunda ölümle sonuçlanacak olması, çıkışsızlığın kaynağıdır.

İnsanlık için, bütünsel bir mutluluk öngören felsefi ve toplum bilimsel düşünce yaklaşımları, bu çıkışsızlığa çözüm üretememişlerdir. Yine de bireyci bakış açısının kısıtlı, içe kapanık, köreltici yalnızlığına saplanmamak adına, insanlığın bütünsel bir mutluluk arayışından vazgeçme lüksü olamaz. Yeryüzünde son kalan insanın bile o anda yaşayabileceği tüm mutluluk anları, geçmişte tanıdığı insanların siluetinde canlanabilir ancak.

Paylaşmak ister misin?

Submit to DeliciousSubmit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Güvenlik kodu
Yenile