2012’den korkar oldum... Bu yıla girerken ki dileklerimin başında sağlık geliyordu oysa. Ama hiç de öyle olmadı.

Ocak ayının ortalarına geldiğimizde, hayatımın direği, bütün yaşamım boyunca her konuda yanımda olan, bu yıl 102 yaşını kutladığımız, kocaman yüreğiyle tüm çocuklarını, torunlarını, damatlarını ve hatta onunla tanışan, küçücük bir anısı olan herkesi kucaklayan canım anneannem hastalanıverdi. Ve 15 gün hastanede kalan ve son güne kadar bilincini hiç yitirmeden yaşamla mücadele veren o güçlü kadınımızı Şubat ayının ilk haftasında kaybettik.

Bugünlerde Türkiye’nin gündemine 4+4+4 eğitim sistemi tartışmaları oturmuş durumda. Her parti kendi dalında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Kimi savunuyor, kimi destekliyor. Hep birbirlerini suçluyorlar. Bence hepsi suçlu...

Bu eğitim sisteminin içinde neler olacak? Hangi dersler okutulacak? Neden böyle bir sistem değişikliğine gidiliyor? Eğitmenlerin gelişmesi için neler yapılmalı?  Bunlardan kimseler bahsetmiyor? Bir kısım yaptım oldu diyor, diğer taraf karşılığında bu sisteme alternatif sunamıyor. Bu kadar mı kısırız yani? Çocukları çıkarlarımıza alet edecek kadar mı gözümüz kara...

Gelişen Türkiye, sanayide atılan dev adımlar, yurt dışı ile bağlantılar… Yeni binalar, yeni AVM’ler… Günümüzün getirdiği teknolojik ürünlere sahip olma, bir evim daha olsun, onum da olsun bunum da olsunlar… Peki insanlarımız bunların peşine düşmüşken medenice yaşamayı becerebiliyor mu?  
Bunun ne demek olduğunu araştırmaya çalışıyor mu?

Ben her günümü çocuğuma bağımlı olarak geçirmeyen, sürekli ona endeksli yaşamayan ve bazı zamanlarda onu evde tek başına 2 gün bırakan bir anneyim. Evet yanlış okumadınız. Nasıl olur? Bu nasıl annelik dediğinizi kulaklarımın en derininde duyuyorum... Evet ben de bir anneyim, ama doğum sancısı nedir bilmiyorum, onu 9 ay boyunca karnımda taşımadım... Ama benim 7 yaşında bir oğlum var...  Karşılaşma hikayemiz ise bir doğum hikayesi kadar heyecanlı...

Binbir koşturmacanın içerisindeyiz her birimiz. Sadece evimizin içinde bir hayat değil dışarıda da akıp giden bir yaşam var aslında. Çoğu zaman etrafımı izliyorum tarafsız gözlerle. Bu yaşamı gözlemlemek içimi acıtıyor son zamanlarda. Giderek yok olmaya başlayan iletişimler, yozlaşan kültür, yarınımızın bir garantisinin olmaması. 

Sessiz sakin bir şekilde cahilleşiyoruz bir bakıma. Her geçen gün daha az okuyoruz. Kısacık twitlenen mesajlardan alıyoruz haberleri bile. Sosyalleşiyor muyuz asosyalleşiyor muyuz ben biraz kuşkuluyum bu durumdan?

Dokuz sene süren mücadelem sonunda 2006 yılının başlarında başarıya ulaşmış ve Almanya'dan Türkiye'nin herhangi bir şehrine yerleşebilmek için, eşimi ikna edebilmiştim.. 
Mayıs ayında taşınma hazırlıklarına başladık. Nakliye için tır ayarlanmış, bütün gerekli olan işlemleri tamamlamıştık bile. Sadece önümüzde iki ay gibi beklemesi uzun ama toparlanmak için kısa bir süre kalmıştı. Muğla’nın Datça ilçesine gidecek bundan sonraki yaşantımızı iki oğlum ve eşim ile beraber orada sürdürecektik. Hatta oradaki eş dost aracılığı ile bir ev de kiralamıştık.