Danışanlarımla çalışmalarımın çoğu, ne yazık ki çocuklukta anne babalarından alamamış oldukları sevgi ile ilgili. Anne ve babası tarafından yeterince ilgi görmemiş sevilmemiş hatta bazen örselenmiş, terk edilmiş önemsenmemiş, değer verilmemiş, şiddet görmüş olan çocuklar tüm hayatlarını bilinçaltlarından yaydıkları bu kalıplarla oluşturmaya devam ediyorlar.

Bir arkadaşımıza rastlarız, ya da telefonla ararız konuşmanın başı: ? Nasılsın? ! İyiyim, sen nasılsın?? ? Ben de iyiyim.? Ezberimizden söylediğimiz kalıplaşmış cümleler. Herkes aslında iyi olmadığı halde iyiyim demeye alışmış. Kendimizi saklamak. Gerçek halimizi göstermemek, itiraf edememek. Olduğumuz gibi olamamak.

 Düşüncelerimizi nasıl durdurabiliriz? Gereksiz düşünmekten nasıl vazgeçebiliriz? Filozof Descartes “ Düşünüyorum öyleyse varım “ diyerek varlığını, düşünebilmesi ile tanımlamış, ama aslında egonun kökenini bulmuştu. Bugün artık biliyoruz ki gerçek varlığımız düşüncelerimiz olsa da olmasa da vardır.

Kendini düşünmekle var eden yalnızca egomuzdur. Düşüncelerimize kapılmamayı, onlara aldırış etmemeyi öğrendiğimiz zaman, bilincimiz yükselir, giderek egonun etkisinden kurtulup gerçek benliğimize ulaşırız ve huzuru bulmamızın yolu da buradan geçer. Bir plan, program yapmak, ya da bir sorunumuzu çözmek için, tabii ki düşünmemiz gerekir. Bu normal ve sağlıklıdır.

Eskiden beri söylerler; aşkta kaçan kovalanır. Bunu hem kendi ilişkilerimizde, hem de arkadaşlarımızın ilişkilerinde her zaman görürüz. Bu, hep böyle işler. Peki bu neden böyledir? Hiç düşündünüz mü? Kaçan mı olmak istiyorsunuz kovalayan mı? Bu soruyu sorduğumda, danışanlarımın hemen hepsinin verdiği ortak cevap: “ Ben ne kaçan, ne de kovalayan olmak istiyorum. Ben numara yapmak, oyunlar oynamak istemiyorum. Dürüst bir ilişki yaşamak istiyorum. “ oluyor İyi de kaçan olmak için numara yapmanıza gerek yok ki. Kovalayan olmak her zaman çok yorucudur.

Hepimiz zaman zaman üzüntüler yaşıyor, hoş olmayan durum ve olaylara bazen şahit oluyor bazen kendimizi bu olayların tam ortasında buluyoruz ve ister istemez negatif enerji yükleniyoruz. Hatta olumsuz biri ile uzun bir süre geçirdiğimizde bile üzerimizde bir tatsızlık, bir yorgunluk, bir ağırlık hissediyor ve bundan nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz. Kendimizi kötü hissettiğimizde negatif enerjiden kurtulmak için yapmamız gereken şey tuz banyosudur.

Birçok danışanımla çalışma yaparken, onlara, yetersizlik ve değersizlik hislerinin anne ya da babaları tarafından yüklenmiş olduğunu söylediğimde, önce şaşırıp itiraz ediyorlar ama seans sırasında sohbetimiz devam ederken ? Ben annemi aslında çok seviyorum, hem şimdi yaşlandı artık? diye başlayan cümleler sonra genellikle ? Bana daha iyi annelik yapabilirdi?, ? Sevgisini yeterince göstermedi?, ? İhtiyacım olduğu anda yanımda değildi?, ?Arkamda durup bana babalık yapmadı?, ? Bana çok baskı yaptı?, ? Fazla otoriterdi?, ? Hiç sarılmadı, sevdiğini söylemedi, elbette seviyordur ama bunu hiç söylemedi oysa ki duymaya ihtiyacım vardı? gibi samimi itiraflara dönüşüyor.

Kendi kendilerine daha önce fark etmemiş oldukları, ama benim onların, yine kendilerinin fark etmelerini sağladığım şey; anne ve babalarından çok fazla etki almış oldukları. Anne ve babaları onları beğenmedi, mükemmel olmalarını istedi, onları her zaman başkaları ile kıyasladı, hep daha başarılı olmalarını istedi, onlarla her zaman gurur duymak istedi ve bu isteklerini fazlaca belli ettikleri için onlar da günden gün kendilerini beğenmemeye, yetersiz olduklarını düşünmeye, ne yapsalar kendilerini beğendiremeyecek olmalarına rağmen, ömürlerini bunu başarmaya çabalayarak ve bunu başaramayınca da kendilerinin değersiz ve yetersiz oldukları kanısına vararak geçirdiler. Görmeleri gereken, bu kayıtların kesinlikle yanlış olduğu idi. Gerçekte, anne babaları onları tabii ki seviyordu. Yalnızca kendileri de o şekilde büyütülmüş ve toplumun şartlandırması ile şartlanmış oldukları için tek istedikleri çocuklarının başarılı olduğunu görmek, onlarla gurur duymak ve övünebilmekti.

Ne yazık ki mutlu olmak için doğru bildikleri tek yol buydu. Oysa ki doğru olan, çocukları gerçekte ne yaparak mutlu olacaksa ona yönlendirmeleri idi. Bilmedikleri ve bir türlü göremedikleri şey; GERÇEK BAŞARININ MUTLU OLMAK olduğu idi. Yazık ki, bizden önceki nesilde bunun bilincine varan çok az kişi oldu. Onlar için mutluluk; bir ev sahibi olmak, zengin bir eşle evlenmek, iyi giyinmek, güzel yerlere gezmeye gitmek, çocuk doğurmak, iyi para kazanılan bir iş sahibi olmaktı ama hiç düşünmediler ki belki de çocukları için mutluluk; domates ekip biçmek, balık tutmak ya da sırtında çadırıyla dünyayı gezmekti. Kimse kimseye nasıl mutlu olacağını sormadı çünkü, mutlu olmanın şartları, toplum tarafından zaten ezberletilmişti. Yalnızca ne olması gerektiğini söylediler ki, bu söyledikleri de kendilerinin bile farkında olmadıkları halde toplumun onlara ezberletmiş olduğu ? OLMASI GEREKEN ? idi. Artık tüm bunların değişme vakti. Toplum değişiyor, biz değişiyoruz insanlar toplumun beğenisini kazanmaktan çok kendi mutluluklarını önemsemeyi yavaş yavaş öğrenmeye başlıyor. Bireyler mutlu olamadıkları sürece, toplumun mutlu ve huzurlu olmasına imkan yoktur. Bu yüzden en başta yapılması gereken, ezberletilmiş ?olması gereken? şartlanmalarından kurtulup mutlu bireyler haline gelmek ve sonra da mutlu bireyler yetiştirmektir. Çoğu zaman geçmiş geçmişte kaldı diyoruz ama ne yazık ki geçmişle ilgili şartlanmalarımızı, kayıtlarımızı, bilinçaltı kalıplarımızı bulup günyüzüne çıkartıp bu yüzleşmeleri yaşamadan ve bu konudaki duygu durumumuzu değiştirmeden bir adım bile gelişmemizin imkanı yok. Herkese geçmişiyle barışık, kabul dolu günler diliyorum.

Sevgiyle...

Özlem Hatipoğlu

Facebook: Özlem Ruhsal Şifa Hatipoğlu

Facebook Grup: DUYGU TERAPİSİ- EFT Twitter: Özlem Hatipoğlu